DEDEM, BEN VE ŞEMO



DEDEM, BEN VE ŞEMO

90'lı yılların sonlarıydı. Aylarca beklediğimiz gün nihayet gelmişti. Mongaya zer(sarı inek) bir küçük golık(buzağı) doğuracak ve hepimizin beklediği o golık(buzağı) erkek olacak ve onu besleyip kocaman bir boğa yapacaktık. Hayaller büyük, beklenti zirvede yani... Nenem Hejra'ya ha bire ineğimizin ne zaman doğuracağını sorup bıktırana kadar sonunda nenem dayanamayıp "ero laji xozî deyip beni başından atmıştı. Eee..  olacağı buydu. Derken bir gece vakti bir müjdeyle yatağımdan hızlıca kalkıp bir nefeste kendimi ahırda bulmuştum. Çok zamandan beri yolunu beklediğimiz aslan parçası golık(buzağı) gelivermişti. Hemen neneme sordum. "Daye nêro"? (anne erkek mi)  "e lajemi" (evet oğlum) o an ne kadar sevindiğimi sizlere anlatamam...  Artık bir boğamız olacaktı. 

Size mongaya zerden ( sarı inek) bahsedeyim önce; Mongaya zer çok değişik bir inekti çok akıllı ve hisleri kuvvetli bir inekti. Ailece onu çok severdik. Hele dedem Hacı Kadir üzerine titrerdi.  Aralarındaki  bağ görülmeye değerdi. Dedem her akşam otlaktan gelen mongaya zere en güzel otları verir ve etrafında fır dönerdi. Eline aldığı tarak ile kıllarını bir güzelce tarar kılların arasındaki bitkileri temizlerdi. Ve bu durum mongaya zerin öyle bir hoşuna giderdi ki; dedem yorulup ara verince, gelip boynuyla dedeme hadi ne duruyorsun devam etsene der gibi yanına sokulurdu. Bir de bir özelliği vardı; Akşam saatlerinde mera alanlarından köye giriş yapınca gür sesi ile ortalığı inletirdi. Sesini alır almaz ona hazırladığımız besinleri kapının önüne koyar beklerdik. Mongaya zer gelir gelmez o gür sesi tekrardan semaya  yükselirdi ve ona hazırladığımız besinleri görür görmez sesini kirp diye keser, sanki bir kıtlıktan çıkmışçasına hemen yumulurdu çanağına... Bu durum yaz aylarında rutin bir halde devam ederdi. Mongaya  zer ile maceramız her mevsimde ayrı bir hal alırdı. İşte Şemo,  mongaya zerin erkek yavrusuydu. Adını dedem taktı. Aslında hayvanlara pek isim takmazdı dedem ama bizim onu çok sevdiğimizi görünce bir ismi olsun diye hiç düşünmeden ağzında çıkmıştı bu isim. Bizlerde bu ismi bir anda sevmiştik. Şemo annesinin tam zıttı bir renkte idi. Annesi sarıydı, ama gel gör şemo'da bir tane sarı kıl bile yoktu. Kapkara sadece çok güzel bir işareti tam alnında duruyordu. Alnının ortasında bir yumruk büyüklüğünde bir beyazlık. Yani bizim kadim dilimizdeki  ismiyle  çavreşti.. Birde kuyruğunun ucunda bir tutam beyazlık vardı. Şemo doğar doğmaz, gecemiz ve gündüzümüz Şemo olmuştu. Şemo'yu her gün ziyaret ediyor onu seviyorduk. Bir an önce büyümesini kocaman boynuzlarının olmasını istiyordum. Bunun için nenemden habersizce gidip onu odasından çıkarır. Annesinden süt emmesi için illegal davranışlarda bulunurdum. Ta ki bir gün suç üstü yakalanıncaya kadar. Nenem benim bu davranışımı şiddetle kınamakla birlikte ahıra Şemo'nun yanına bir daha yaklaştırmamak için yeminler etti. Akşam yemeğinde her şeyden haberdar olan dedem "oğlum" dedi "her şey zamana muhtaçtır." "Zamanından önce hiçbir çiçek, çiçek açmaz." "Sen Şemo'ya belki de kötülük ediyorsun. "Çok süt içip ölebilir" dedi. Bu durumda neneme hak vermiştim ve bir daha öyle bir şey yapmadım. Derken aradan bir sene geçti. Yine yaz ayları köylerde sürü nöbeti olur. 10-15 ev sırası gelen  hayvanları otlatmak için meralara otlatmaya götürür. Aylardan temmuz. Sıra bizde... Bir taraftan çok sevinçliyim, hayvanları çaya götürüp orada yüzmek var. Birde şemo'yu orada yıkamak ki; bu en sevdiğim aktivitedir. 

Dedem Hacı Kadir özellikle kendi sürü nöbetinde kendi hayvanlarına müthiş bir ayrıcalık tanır. Onlara kesinlikle kızmaz. En ufak bir sertlikte bulunmazdı. Derken göz açıp kapayıncaya kadar akşam saatlerini bulmuştuk. Haliyle yorulan hayvanları daha zor bir yolculuk bekliyordu. Üç tane ineğimiz ve bir de Şemo dedemin ayrıcalığıyla arkadan yavaşça geliyorlardı. Bu duruma biraz endişelendim. Ama dedem onlar yavaş yavaş gelsinler oğlum bir şey olmaz. Biz yolumuza devam ederken ineklerimizle aramız her gecen dakika mesafe artıyordu. Her seferinde dedemi uyarsam da, o kendine has cevaplar ile bana güven veriyordu. Aramızdaki mesafe çok artmış havada ufaktan kararmış olduğundan ineklerimiz artık görünmüyordu.

Yorgun argın eve ulaştığımızda artık her taraf karaltılar içinde kalmıştı. Yarım saat sonra nihayet ineklerimiz gelmişti. Ama bir sorun vardı. Şemo içlerinde yoktu. Bu durum ev ahalisini tedirgin etmiş, nenem hemen söylenmeye başlamıştı. Dedem yaptığı davranışın yanlış olduğunu anlamış olsa da; daha daha kötüsü onu gidip şu gece karanlığında aramak fikrinin başka tehlikeleri de vardı. 90 lı yıllarda gece arazide olmak çok tehlikeli bir hareket olurdu. Bizler hemen gidip arayalım diye çıkıştığımızda nenem bunu şiddetle ret etti. Olmaz sizleri bu karanlıkta yabana yollamam deyip kestirip atmıştı. Dedem ayaklarındaki yorgunluğa rağmen köyün çıkışına doğru gidip bir bakayım diye evden çıktı.

Sonrası tam bir komedi. Dedem Şexmîr mezarlığından ilerleyip hergorona ulaşıyor. Bu yol aşağıda Gomeyşek (Şenova)köyüne giden tek yoldur. Dedem yolun başına geldiğinde tek sıra halinde kim olduğunu bilmediği eli silahlı bir grubun ilerlediğini görünce hiç ses çıkarmadan o gece karanlığından faydalanıp gurubun arasına kaynar. İlerleyen grup bu olaydan habersiz yollarına devam ederler. Dedemin elindeki sopasını silah sanmış olacaklar ki, bu duruma ayıkmamışlar. Yaklaşık bir kilometre kadar bu grubun içinde yoluna devam eden dedem hiçbir şey olmamış gibi bir taraftan da etrafına Şemo'yu aramak için gözlem yapmaktan geri kalmamış. Dedem çok geçmeden bu kalabalık grubun asker olduğunu fark eder. Derken arkadan bir asker dedemin hareketlerinde şüphelenir ve korkuyla dedeme yaklaşıp 

"sen kimsin?" diye soru sorar. 

Dedem gayet sakin "ben köylüyüm"  der. "Allah aşkına amca" der. "Ne zamandan beridir aramızdasın neden bize ses etmedin? şimdi biz komutana ne cevap veririz?" diye çıkışır. Dedem  "vallah oğlum o an türkçe adı olan buzağı aklına gelmez. "Vallah bizim camış kaybolmuş, onu ararım."  Asker; "dayı der sen bu kenarda dur. Yukarıdan komutan gelir ona meramını anlatırsın der yoluna devem eder. Tabi dedem köşeye çekilip bu seferde kaç asker var diye saymaya başlar. Önü arkası kesilmeyen çok kalabalık bir asker grubudur. Bekle babam bekle her gelene komutan senmisin diye soru sorar . Her askerde hayır bekle birazdan arka sıralarda gelir diyormuş. Epey bir vakit sonra komutan nihayet gelir. Dedeme neden burada olduğunu sorar birazda kızarak. Dedem hala buzağı aklına gelmemiştir. Vallah komutan beyim bizim camış gelmemiş onu arıyorum. Komutan "sen eve dön ben senin camışını görürüsem yollarım demiş." Dedem o akşam karanlığında dilinde kara tren gelmez mola düdüğüni çalmaz ola türküsü ile eve gelir...

Şemo'ya gelirsek. Çok yorulduğu için direk köye rahat bir alana gidip uzanıvermiş. Sabah tekrardan dedem köyün içinde arama çalışmalarında yakalamış bizim firariyi... Şemo'yu görünce ne kadar sevindiğimi anlatamam sanki kırk yıllık bir arkadaşı gördüğümüz andaki hisler ile bire birdi. Şemo' da beni gördüğünde benim kadar sevindimi onu bilmiyorum. Ama ona dair ve o güzel günleri yad etmek, beni hem sevindirir hep hüzünlendirir. 


 






Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

DÊLVÊR - ÇINAR

TUYÊR- DUT AĞACI

WERS- ARDIÇ