Alacakaya Lisesinden arta kalanlar…
Alacakaya Lisesinden arta kalanlar…
Alacakaya lisesinin yıkılıp yerine yeni bir lise
yapılacağını duymuştum. İstanbul da olduğumdan dolayı gidip son ziyareti
yapamamıştım. Bu durum beni çok üzmüştü. Daha sonraları yeni lise yapılınca bir
memleket hasretini yüreğime gömmek için memlekete vardığımda bir sevgiliye
koşar gibi okuluma doğru yürüdüm. Yeni okul yapılmıştı ve eskiye dair hiçbir
şey kalmamıştı. Okulun karşısına geçtim ve o güzel günleri tekrardan anılarda
yaşadım. O an tarifi zor duygular ile döndüm arkamı gittim. Sanırım okulum
hakkını bana helal etmemişti. Ve tüm Alacakaya Lisesi öğrencileri adına bir
yazı yazmaya karar verdim.
Gökyüzü griye boyanmış bir halıyı andırıyor
ve sonbaharın geride bırakıldığı bugünlerde kararsız hava bir karar vermiş gibi
gözüküyordu. Uzak dağların zirveleri kırk beşinde bir adamın saclarını
anımsatıyor ve evlerin bacalarından gökyüzüne müthiş bir karbon monoksit gazı
salınıyordu. Kış tedariki meşe kütükleri birbiri ardına sürülüyordu, sobaların
bitmek tükenmek bilmeyen aç karnına ve yanan sobaların ısıttığı yürekler,
parıltılı gözlerle bir yükselip bir inen ve arada kaybolan alevleri izliyor ve
koyu sohbetlerine devam ederken sobaya atılan patatesleri sabırsızlıkla
bekliyorlardı.
Soğuk hava,
hafriyat kamyonlarının yıl boyu aşındırdığı ve çukurlaştırdığı yerlerde biriken
altın renkli su birikintilerini dondurmuş ve geçen araçların kırdığı buz, gece
olunca da yaralarını sarıp bir daha donduruyordu. Bu gibi yerler ertesi gün
sabah ellerinde sıkıca tuttukları tike ya da bozuk paralar ile fırına ekmek
için giden çocukların ilk uğrak yeri oluyordu. Bir nebze de olsun kar yağışına
kadar tadımlık kayma zevkini tattırıyordu. (Tatbiki de lastik kara Ankara
ayakkabılar bunun için giyilirdi) Dondurucu hava nedeniyle maden işçileri kış
tatilini dört gözle bekliyor ve kahvehanelerin yolu tutuyorlardı. İlçe kurulalı
bir asra yakın zaman geçmesine rağmen hala ilçe sakinlerinin tek umut kaynağı
olan madencilik önemli yerini koruyordu. İlçenin minik çarşısında esnaf her
zaman ki günlük işlerini yapıyor. Ufak gruplar halinde köşe başlarında
çaylarını yudumluyor, sohbetlerini koyulaştırıyorlar birbirlerine
takılıyorlardı.
İlçenin lisesinde teneffüs saati gelmiş
öğrenciler lisenin bahçesinde volta atıyor sohbet ediyor bir sonraki derse
hazırlanıyorlardı. Aynı sınıfın farklı şubelerinden iki dost teneffüs saatlerin
de hep öyle olurdu biri diğerinin sınıfına ziyaretine gider biri gelmedi mi
diğeri mutlaka gelirdi ve yan yana gelince de sınıfın içerisinde şarkılar
söylüyor elleriyle de sıraya vurarak ritim tutuyorlardı. Bazen de diğer
arkadaşlar la birleşip halaya dururlardı. Çok matrak zamanlardan geçen bu iki
dost belki de hayatlarının en güzel anılarını yaşıyorlardı. Bazen de okulun
bahçesinde birlikte yürüyerek gizli sevdalarından konuşup dertleşiyorlardı. Bazen
de ilçenin uzak köylerinden gelen öğrencilere ev sahipliği yapan öğrenci
yurdunda öğle yemeğini birlikte yerlerdi. Çok fikirleri aynı olması bir yana
isimlerinin baş harfi hariç diğer harflerin aynı olması da ilginç bir
tesadüftü. Bu iki dost futbol maçlarında birbirlerine rakip olurken gereksiz
hırslara kapılıp birbirlerini kırsa da maçtan sonra yine de barışır, hiçbir şey
olmamış gibi dostluklarına devam ederlerdi. Şimdi ders saati gelip çatmıştı,
artık her biri kendi sınıfına çekilecekti.
Beynimde
eskileri düşünürken, minibüs Alacakaya tabelasına döndü. Her seferinde korktuğum
bela bir yokuş önümde gökyüzüne doğru uzanıyordu.
Mazide kalan
bir günün, belleğime gelmesi bir yaz ayına rastlıyordu. Sıla hasretini içime
gömmek için bir minibüsün cam kenarında ki bir koltuğa misafir olmuştum ve
önümde uzayan yılan gibi kıvrıla kıvrıla giden yolu süzüyorum. Minibüs içinde
sallanarak ve gözlerim uzak dağlarda ve arada minibüsün tekerleği çukurlara ve
taşlara vurduğunu hissediyorum ve geçen zaman içerisinde yolların pekte
değişmediğini anlıyorum. Minibüsün teybinde Diyarın güzel bir şarkısı, “yarey
yarey ti sebeba mi” Çok geçmeden, o, tanıdık toz kokusunu ciğerlerimde
hissederken daha bir farklı dünyalara gidiyorum. Yol ilerliyor ve anıları
hatırlatacak yerleri daha fazla görüyorum, örneğin çok uzakta çocukluğumun dağı
Faqîr Qıtan yani Ziyaret dağını hayran bakışlarla izliyorum. Sonra Koyi Sitilin
garip yalnızlığına dalıyorum. Artık memleketi yüreğimde hissederken, tanıdık
yüzleri hani, o, yılların eskittiği krom çatlağı yüzleri görüyorum. Ve
çocukluğumun en uzun, en çetrefilli bitmeyen yolunu yani Maden Alacakaya
arasındaki kıvrımlı yolunu geride bırakırken, bu
bir zamanlar bitmeyen yolun nasıl da kısaldığını fark ediyorum. İşte büyümek
öyle bir şeydi ve hayatın yükünü daha bir sırtlıyorum… Derken yine bir yokuş
daha tırmanıyoruz.
Bu son yokuş
ve ne çok dönemeç ve yokuş bıraktık gerilerde diye düşünüyorum. İçimde bir
mutluluk bir heyecan birazdan göz göze gelecek iki sevgili misali işte
memleketim ve okulum yani Alacakaya lisem okulumuzun yıkılıp yerine yeni lise
yapıldığını duymuştum, şimdi yenisiyle hasret giderme olur muydu ki? Orası
karışıktı işte yıkılan Alacakaya lisesinin yerine yapılan yeni lise gözlerime
ilişince bir hayıflanmayla bir acayip ruh haliyle ürperiyorum. Alacakaya
lisesinin bir ton anıyla beraber yok olup gitmesinin derin acısıyla kalmıştım
şimdi baş başa. Açıkçası kendimi biraz yabancı hissetmeme neden olmuştu. Ortalıkta
eskiyi hatırlatacak bir şeyler yoktu ve sanki hiç olmamış gibi bir şeydi… Ve
Üstelik o güzel dost da yoktu artık… Şimdi daha iyi anlıyorum yazacak çok
şeyler var dilin lal olduğu, gözlerin kör, kulakların ise sağır olduğu ve yitip
giden sefil hayatlar var. Umut var ta diplerinde bir kuyunun al alabilirsen ve
birazda ceplerimin dikiş yerlerinde biriktirdiğim çokta kimsenin ilgisini çekmeyen
masum hayallerim var. Ve Görüyorum; Şimdi, bir serçe ürkekliğinde hala orda bir
yerlerde sonbahar yapraklarının altında unutulan bir acayip zamandan geriye
kalmış köhne hayatlar var. Şimdilerde her biri nabız olmuş gözlerimde. Ve ben ısrarla hep meşe koksun isterim zaman,
ondan gayrı yok bize settar, derdimizin dermanı onda ve şu kadim dağdadır. Ve
kara elmas kromdadır, budur çilemize sebep budur bizi karanlık tünellerde yapa
yalnız bırakan ve gün be gün eriyip giden ömür törpüsü yazgımızla baş başa
bırakan, adı konmamış kısır döngü.
Hayalimde
kaldığı kadarıyla eskimiş taş duvara sırtımı yaslıyorum. Onlarca kez girip
çıktığım Alacakaya lisesinin öğrenci kapısına uzun uzun bakıyorum. Yüzlerindeki
tebessümle umutla şimdilerde büyümüş ve anne baba olmuş, arkadaşlara
rastlıyorum. Biraz Alacakaya, biraz meşe ve biraz da krom kokuyorum. Alacakaya
lisesinin, mağrur serin gölgeli çok sevdiğim çınar ağaçlarının yanına geliyorum
ve kapıyorum gözlerimi…
FUAT YAMAN
24/10/2023

Yorumlar
Yorum Gönder