Kromun öğretileri-1

Kromun Öğretileri - 1

Yine ansızın gözlerimde beliren o eski zamanların gri, siyah ve beyaz günlerine bir aralık bulup sızıyorum. Hani şair diyordu ya: "İlkokulun o tebeşir kokan yılları" diye. Gelin hep birlikte eskimiş bir sayfayı açalım. Eski Guleman'ın şen şakrak ve her ne kadar kalabalık olsa da aslında ölümüne sessiz o günlerine gidelim. Sanırım biraz somun kokusu, biraz da meşe kütüğü yanığı ile birlikte o güzel mis koku sizlere kadar ulaşmıştır.

Şark Kromları İlköğretim Okulu; o şaşalı zamanları ile yaz ve kış her mevsim bir fırtına uğultusu ile karşılardı bizi. Çoğu zaman futbol oynadığımız taşlı ve tozlu sahanın bir kenarı ölümüne uçurumdu. Her top oynayışımızda o zalim rüzgarın hıncına uğrayan hafif plastik topumuz çoğu kez uçurumdan aşağı giderdi. Vay ki ayağına hakim olmayana! Bir de getirmesi ayrı macera... Her birimiz gariban, hani böyle ağırca bir top olsa belki fırtınaya diz çökmez ama nerede; o Mikasa marka topu alacak para ya da olsa hele bir de bunu babalarımıza söyleyecek o engin cesaret! Valla zor mesele... Ama her şeye rağmen seviyorduk işte futbolu, en sevdiğimiz oydu. Olmazsa olmazımızdı.

Sonra sonbahar gibi ceplerimize rengarenk misketler doluşurdu. Bu ahval içerisinde kim takardı ki dersi? Zaten biz Alacakaya'nın garibanları üç sıfır geride başlamıştık hem hayata hem okula. Olmuyordu, anlamıyorduk. Bir yerlerde sorun vardı ya, o zamanlar çözememiştim. Çok sonraları o güvendiğimiz dağları bir bir kar bürüdüğünde artık bizler tepelerin yareni olmuştuk işte.

Bir keresinde yeni bir öğretmen gelmiş, tanışmak için herkes ile konuşuyor, babalarımızın mesleğini soruyordu ısrarla. Sıra Heserut gettosundan emekçi bir arkadaşımıza geldiğinde "Babam kaçakçıdır," demişti, yarı utangaç, yüzü kızararak. Öğretmen şaşırmış, "Nasıl?" demişti. Arkadaş aynı şekilde utana sıkıla "Krom kaçakçısıdır," demişti. Sonra uzun süre takılmış, gülmüştük bu cevaba. Ama en doğrusunu da o söylemişti: Krom kaçakçısı. Sanırım öğretmen hırpani, kara sakallı birini düşünmüştü kaçakçı dendiğinde. Sonraları bu cevabı toplum çözümlemelerimde irdelemiştim. Her birimizin babası, amcası veya dayısı bir krom kaçakçısıydı. Hani "serbest meslek" dedikleri, mecburi mesleklerden biri...

Neyse, biz hayata üç sıfır geride başlayanların sıkıntıları bitmiyordu ki! Her sene kendimize söz verip de "bu sene iyi okuyacağız" diye söylesek de ama nerede; biz daha öğretmenin söylediklerini anlamaya çalışırken bir feryat, bir figan ön sıralardan belirirdi. Belirirdi eller ve heyecanla kalkardı havaya. Sonra bülbül gibi şakırdı beyaz yakalıların temiz önlüklü temiz çocukları... Birkaç haftaya varmaz biz yine kaçakçıların kirli çocukları olarak yine toz, yine çamur deryası içinde futbol sahasında ya da çamurlu bilyeleri ceplerimize doluşturup oyunlarımıza dönerdik. Geleceğin gözü kara çocukları olma yolunda sağlam bir şekilde yürüyorduk. Arada bu başarısızlığın sebebini sormaya cüret etsek de yine huylu huyundan vazgeçmiyordu. İşte o zamanlar o temiz öğrencilerin kalınca kitapları gözlerimize ilişirdi. Bu kitabın ismi Kolej kitabıydı. Şimdi suçlu bulunmuştu: "Adamların kolej kitabı vardı, abi!" Tabii ki daha iyi olacaklardı. Kolej kitabının üzerinde renkli yazılar ile "Tüm Dersler" diye yazıyordu. Bazen ürkek bir şekilde yaklaşıp içine bakmak isterdik; sanki bizi yenen bu kitaptı. İçine bakardık, sanki sihirli bir dünyanın kapıları bizlere açılacak gibi olurdu... Kolej kitabı aslında çok şeyler mırıldanıyor olsa da bizler ne söylediğini anlayacak yaşlarda değildik. Zaten neler söylediğini bilip anlayanlar çoktan başka maceraların yolunu tutmuşlardı. Olmuyordu, kafamız almıyordu. Oysa çok becerikliydik. Her birimiz küçük adımlarımızla, küçük yüreğimizle koca koca keçi sürülerine kafa tutuyorduk. Aramızda ailesinin ekonomisine katkı sunan Heserut Gettosunun tanınmış simaları da yok değildi. Onların daima ayakkabıları çamur, elleri kara olurdu. Babalarından farklı, kan çanağına dönmezdi gözleri... Arada o öğretmen "kaçakçı" derdi tebessümle... Galiba sonraları öğretmen de meselenin bir yerini kavramış olacak ki gelip masanın üzerinde oturup her birimize özenle bakıp uzunca konuşmuştu. Okulun son günlerinden birinde "Okuyun oğlum, okuyun," diye başlayıp uzun uzun bir konuşma yapmıştı.

Tabii biz; o yaz da keçi peşinde koştuk. Hünerli ellerimizle Heserut Gettosunda illegal her türlü kaçak işlere el attık. Alın teri ile toplayıp çok tenekelerimizi ani baskınlarda bıraktık. Kimi yalın ayak sığındı bir yerlere, kimi ensesinde şaplağı hiç unutmadı. Kimi bir daha bisiklet parasını denkleştiremedi. Sonraları yaşadıklarımızı bir kelimeye sığdıracaktık: "Coğrafya kadermiş," diyeceklerdi. Tatil bitince (tabii biz hariç, üç sıfır meselesi) öğretmen soruyor: "Tatilde ne yaptınız çocuklar?" İşte o an göz göze geldiğimiz arkadaşlar ile bir tebessüme işte bu satırlar yazıldı... Dönüp pencereden gökyüzüne uzun uzun bakarken suçluyu arıyordum. Aklımda olanlar sırayla: Kolej kitabı, ak yakalıların temiz yüzlü çocukları, Heserut Gettosu (tabii o sene Tosunlar da eklenmişti) ve öğretmenin sessiz çığlıklı o kelimesi kulaklarımda çınlıyor hâlâ: "Okuyun oğlum, okuyun"...

Fuat Yaman 06/10/2024 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

DÊLVÊR - ÇINAR

TUYÊR- DUT AĞACI

WERS- ARDIÇ